Alevivizyon.com ,Kadim Alevi Platformu
Kayıt ol Yardım Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Go Back   Alevivizyon.com ,Kadim Alevi Platformu > Yazar Kadromuz > Yazar Kadromuz > Gazi Eke
Facebook

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 23-02-10, 16:25   #1 (permalink)
<direction="right" behavior="
 
Gazi Eke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tar: 09-11-08
Yaşınız: 54
Mesaj Sayısı : 38
Ettiğin Teşekkür: 2
Edilen Teşekkür: 67
Standart İnsan

İNSAN

Tarihsel Sınırlanmış Toplumsallık İle Özel-Birey ve Tarihsel Sınırlanmamış Toplumsallık İle İnsan-Birey Arasındaki İlişki
Birey; Etimolojide:
“Terim, mantıksal anlamında, Yunanca kökünde bö-lünmez şey anlamındaki Atomon sözcüğüne uygun ola-rak, türleri meydana getiren tek’likleri dile getirir.”
Metafizikte:
“Bireycilik, bütün ortaçağı kaplayan Hıristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak Rönesansta ortaya çıkan bir dünya görüşüdür. XVI. yüzyılda Fransız düşünürü Monta-igne (1533-1592)’le atıldığını ileri sürerler. Gerçekte tarihi çok daha eskidir, özel mülkiyetle sınıflı toplumun gerçek-leşmesine dayanır. Özel mülkiyetle güçlenmiş ve toplumu içinde güçlenmiş ve toplumu içinde seçkinleşmiş olan bireyi topluma üstün tutan bu çok eski eğilim, Rönesans’ta biçim-lenmiş ve bir dünya görüşü olarak metafizikten ekonomiye kadar çok çeşitli alanlarda etkinleşmiştir. Metafiziksel açı-dan bireycilik, tanrılık baş gerçeğin yerine bireyi koyar. Bireyin usu, onu, bireyselliği içinde evrenselliğe bağlamak-tadır.”

Diyalektikte:
“Eytişimsel ve tarihsel özdekçi felsefeye göre birey, top-lumsal ilişkilerinin bütünüdür. Bireyle toplum arasındaki uyuşmazlıklar geçicidir, temel olan bireyle toplumun uyumlu ve bütünsel birliğidir.”

Yunan’da tümeller atoma dayalıydı. “Bölünmez ve parçalanmaz” diye bildikleri atoma yani maddeye bağlıydı. Metafizikte ise tümeller ussaldır. Diyalektikte birey toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Mantık dilinde de birey somut bir bütündür ve kendiliğinden bölünemezdir.


Oysa bugün atomun parçalanabileceğini tarih herkese gösterdi. Kısacacı atomun bölünebildiğini bugün biz an-ladık.
Diğer yandan bireyi toplumsal ilişkilerin toplamı ola-rak ele almakla da sorun çözülür mü? Neye dayalı olarak bugünkü toplumsal ilişkiler şekillenmiştir? Burada soruya doğru cevap verebilmemiz için aydınlanma çağında insan sorununa mekanik-atomcu bakışın hangi tarihsel sonuç üzerine oturduğunu anlamamız gerekmektedir. İkincisi “bu tarihsel anlayış neleri kapsamına alıyor ve kapsanan şeyler bizi nereye yönlendiriyor?” sorularını dikkatli ce-vaplamalıyız.
Reformasyon burjuvazinin feodal aristokrasiye karşı başkaldırmasıyla başlamıştır. Bu dönem devletinin ideo-lojisi Hıristiyanlıktı. Bu savaşın sınıfsal yönünü burjuvazi, din yönünü de Protestanlık oluşturuyordu. Katoliklik Protestanlığa dönüştürüldü:
Katolik din anlayışı ve yapılanmasının devlet içindeki yeri değişmeliydi. Din var olmalıydı ancak kiliseye değil devlete bağlı olmalıydı. Bu dönem feodal soylu iktidarları yıkılarak yerlerine ulusçuluğa dayanan büyük monarşiler kurulmuştur. Bu monarşiler içinde Avrupa ulusları ve modern burjuva toplumu gelişmeye başlamıştır.
Aynı dönemde bazıları hem burjuva hem de Protes-tanlığa karşı kızıl bayrak altında ortaklaşacılık için müca-dele ediyorlardı. Bu ortamda adcılık felsefesi ortaya çık-mıştır. Hallacı Mansur’un ilk görüşü olarak bilinen Vücudiyecilik de tekrar Almanya da ortaya çıkmıştı. Tomas Münzer bu görüşle Almanya’da Köylü ayaklan-malarını örgütlemişti.
Orta Çağın içinde din kurumu, kilise ve başta tanrı kavramı tümüyle tümellere dayanıyordu. Bu tümel, mad-denin ve ruhun üzerinde olan bir tümeldi. Bunlar gerçek sayılıyordu. Tanrının gölgesi sayılan orta çağ sınıfları tü-meller üzerine kurulu bu ideolojik – politik güce dayana-rak insanları sömürüyor ve baskı altına alıyordu. Ayrıca insan ölünce insanın ruhu bu tümel dinle birleşiyordu. Adcılık akımı hem burjuvaziye hem de Protestanlığa baş-kaldırının ilk ve en modern biçimiydi. Başkaldıranlar “tümel kavramlar gerçek değildir”, dediler. Bu tanrının reddi anlamına geliyordu.
Rönesans bu toplumsal koşullar içinde şekillendi. Rönesans şüphecileri, duyulara güvenmemişlerdir. Onlara göre duyumlar sadece dış görünüşü gösterir. Duyu, duyu nesnenin kendisine inemez. Bu noktada Rönesansçılar Yunan şüphecilerinden çok geridedir. Rönesans şüpheciliğinin dayandığı kaynakla kilisenin dayandığı kaynak aynıdır. Metafizik ruh bireycilik ruhu ile kılık değiştirmiştir. Lucilio Vanini’nin (1583-1619) dili kopartılınca onun ölmezliği tartışılmıştır. Artık kimse ruhun ölmezliğine inanmıyordu.
Kilise geçmişte tümelden tikele yönelmişti. Bu dönemde ise tikelden tümele yönelmiş durumdadırlar.
Bölünmüş insandan soyutlanmış olan tümelin, bölünmüş ve sınırlandırılmış tikel insan zemininde yeryüzüne indirilmesi gerekiyordu. Bu da bölünmüş insan zemininde kurgulanan birey çıkarıydı.
Aydınlanmacılar ise bu anlayışı klasik mekanik-atom zeminine dayandırarak geliştirdiler. Yaratılan bu çerçeve içindeki insan, burjuvazinin çıkarına uygundu. Oysa bu, tarihsel - sınırlanmış bir bilinçti.
Bölünmüş - Özel İnsanın Bölünmemiş - Genel İnsan Üzerindeki Egemenliği ve Sömürüsü
İnsan doğal işbölümü içinde cinsiyet ayrımına (üremeye) dayalı bir bölünmeye uğramıştır. Burada kişiler doğal işbölümünün ayrılmaz bir parçasıdır. Yani "insanlar" doğal işbölümüne dayalı üretim düzeni içinde koşullandırılmış birer üretici güçtürler . Üretici güçlerle üretim ilişkisi arasındaki çelişki de bu belirlenmişlik içindedir.
Üretici güçlerin doğal işbölümü içinde konuşlandı-rılması genel insanın sömürülmesine yönelik tarihsel bir üretim düzeninin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsan sömürüsü, özellikle kadın ve çocuk üzerinden ger-çekleşmektedir:
• Burada bölünmüş alet olan özel "insana", aleti kullanan "insana" ve tüketen "insana" üretim tarzı veya tüketim tarzı içinde bölünmemiş genel-insan üzerinde egemen olan bir toplumsal rol yüklenilmiştir.
• Üretici güçlerle ve/veya tüketici güçlerle üretim ilişkisi ve/veya tüketim ilişkisi arasındaki ilişki maddi ve manevi çıkara dayalı bir ilişkidir.
• Dolayısıyla üretici güçler arasındaki ilişki de “bö-lünmüş özel insanın sınıf çıkarına dayalı bir sosyal ilişki-dir”.
• Üretici güçlerin doğal işbölümü içinde konuşlan-dırılması genel insanın sömürülmesine yönelik bir üretim düzeniyle mümkün olmuştur.
• İnsanın özüne aykırı iş bölümleri bugünün dünya-sını niteleyen en önemli özelliktir.
• Doğal işbölümünde cinsiyet ve çocuk ayrımı; mes-leki işbölümünde iş ayrımı; kafa kol işbölümünde yöne-tenler ve yönetilenler ayrımı vardır.
• İş bölümleri genel insan üzerinde ekonomik, siyasi ve ideolojik egemenlik araçlarıdır. Bu yüzden işbölümü genel insan sömürüsünün temel kaynağıdır.
• İnsanın özüne aykırı olarak oluşturulmuş iş bö-lümlerinin doğal sonucu olarak insanın yabancılaşması gerçekleşmektedir. Bu toplumsal çıkara dayalı bölünmüş fetişleştirilmiş bir toplumsal düzenden kaynaklanır.
• Madde - insan ilişkisinin sınırları da bölünmüş özel "insanın" sosyal ilişkisi çerçevesinde gerçekleşmekte-dir. "İnsanın" doğayla ve "insanla" sosyal ve toplumsal ilişkisi bu bilincin sınırları içinde olmaktadır. Bugünkü sosyal ve toplumsal örgütlenmeler de bu bilincin sınırları dahilinde örgütlenmiştir.
• Bölünmüş özel insanın bilinci, tarihsel süreçte oluşmuş toplumsal düzenin egemenlik araçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Bu egemenlik sınırların içinde genel insan sömürüsü gerçekleşmektedir:
• Bütün sınıflı toplumlarda insanın kendi ürettiği, kendi yarattığı maddelerin fetişleştirilmesine dayalı bir toplumsal üretim biçimi ve toplumsal ilişki hakimdir.
• Ayrıca insanın doğa güçleri karşısındaki çaresizli-ğinin bir ürünü olarak bu doğa güçlerinin fetişleştirilme-siyle ortaya çıkan inanç ve dine dayalı bir toplumsal ilişki biçimi de yaygındır.
• Diğer yandan tarih içinde oluşan ulusun, “dil, top-rak, ekonomik yaşam ve ortak ekin biçiminde beliren ruh-sal biçimlenme birliği’nin” kedisi de fetişleştirilmiş bir biçimdir.
• Bilinç bu tarihsel sınırlar içinde belirlenmiş bir sürecin nesnesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden nesnel bilinç egemen-tarihsel bir bilinçtir. Bu nesnel sürece bu nesnel bilinçle müdahale edilebilir mi? Hayır! Çünkü ger-çeklik ekonomik yaşam olarak tanımlanırsa, bu tümüyle ekonomik belirlenmecilik anlamına gelir. Bu metafizik ve materyalist - mekanizm de bizi "belirlenmeci bir tarih görüşüne” götürür. Bu tarihsel determinizmdir ve aynı zamanda da tarihsel sınırlanmışlıktır. Böylece insan, insan dışı bir gücün basit bir aleti durumuna dönüşür.
Bu tarihsel sınırlama içindeki toplumsal ilişkilerle ve bu ilişkiler zemininde yoğrulmuş ve şekillendirilmiş bi-reyle insanın kurtuluşu geçekleştirilemez. Böyle zannedil-se bile bu tarihsel sınırlamaya dayanan bir siyasal sistem, bu tarihsel-toplumsal sınırlamayla karşı karşıya geldiğin-de, toplum biçimi ve üretim ilişkisi yeniden kendi kulva-rına döner.
Toplum biçimleri ve üretim ilişkileri tarihsel olarak sınırlanmıştır. Bu bakış aşılmadan genel-insana ait yeni bir toplum kurulamaz. Çözülen sosyalist ülkelerde önder-lik ve siyasal örgütlenme, kurulmuş olan siyasal sistemin “kendi tarihsel sınırlanmışlığından kaynaklanan ideoloji – politikayı” aşamadığı için tarihsel sınırlanmışlık içindeki yerine oturmuştur.
Kurulacak olan üretim tarzının bölünmüş özel "insa-nın" değil bölünmemiş genel insanın karakterine uygun olması yaşamsal önemdedir. Yoksa yeni olan aslında hiç de yeni olmayacak ve bin bir bedelle kurulan sistem tarih-sel planda devralınmış üretim düzenlerinin bir varyantı olmaktan öteye geçmeyecektir. Yeni toplum sadece sınıf-lara dayalı sömürünün ortadan kaldırılmasını değil bö-lünmüş "insanın" genel insan üzerindeki egemenliğinin ve tüm sömürü biçimlerinin ortadan kaldırılmasını da gerek-tirmektedir. Sözün özü: alt yapı ve üst yapı kurumlarının genel-insanın özüne uygun olarak yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.
İşçi sınıfının ve emekçi halkın sömürülmesine karşı çıkılırken; bunların genel insan sömürüsü ve toplumsal sömürü içindeki konuşlandırılmasına göre burjuvaziye ve bunlara karşı çok yönlü bir ideolojik, politik ve pratik mücadeleyi ortaya koymamız gerekmektedir. Sınıfın ve "sosyalist hareketlerin" hem genel insan sömürüsüne hem de toplumsal sömürüye karşı çıkması gerekmektedir.
İşçi sınıfının bugüne kadar ki mücadelesi ağırlıklı ola-rak ekonomik zeminde sürdürülmüştür. Oysa kafamızda-ki sosyalizm anlayışı işçi sınıfı içinde özellikle ideolojik, politik bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
İşçi sınıfının ve emekçi halkın, kendiliğinden oluşmuş analitik (parçalı) bir bilince dayanarak burjuvaziye karşı mücadele vermesi beklenemez. Bizim sentetik (bireşim-sel) bilince dayanan bir mücadele biçimini ortaya koy-mamız elzemdir. Yani; işçi sınıfının geçmişle ilgili tüm egemenlik bağlarından kopması ve kendi küresel ve tarih-sel yolunu açması gerekmektedir.
Biz ancak bu ideoloji - politikayla kapitalizme alterna-tif bir yaşam biçiminin ön koşullarını oluşturabiliriz.
Mücadelemiz insan aydınlanması zemininde bilinçli bir iradenin varlığını ortaya koymayı gerektirmektedir:
• Bu çizgide aydınlanmış bilinç biçiminin örgütsel ve pratik alanlarda somutlaştırılarak toplumsal bir bilinç ve güç haline getirilmesi de gerekmektedir.
• Bu bilinç biçimlerine göre yaşayan örgütlülüklerin her alanda çoğaltılması ve insani bir gerçeklik haline geti-rilmesi zorunluluktur.
Sosyalizmin sorunları bunlarla sınırlı değildir. Benzer problemler "sosyalist hareketlerin" kadın ve çocuk sorun-larına bakışında da görülmektedir. Bizim için insan soru-nu, genel insanın kadın ve çocuk zemininde bölünmüş olmasından başlamaktadır. İnsan sorunu kadın erkek eşitliğine indirgenecek kadar basit bir sorun değildir. Bu aynı zamanda sadece sınıfsal sömürünün ortadan kaldı-rılmasıyla çözümlenecek saf bir sınıf sorunu da değildir:
• İnsan sorunu ancak ve ancak doğal işbölümü ve diğer iş bölümleri içindeki genel insanın PARÇALANMASININ hem nedeni hem de sonucu olan alt ve üst yapı kurumlarının tümünün ortadan kaldırılmasıyla çözülebilir.
• Bugünden kurulacak olan yeni örgütsel yapılanma-lar zemininde şekillenecek bir bilinç ve pratikle burjuva aydınlanmasının etkisi kırılacak ve böylece yeni bir top-lumsal sitemin kültürel örgütsel yapıları ortaya çıkacaktır
Gazi Eke isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Gazi Eke Üyemize teşekkür eden canlar
Alt 23-02-10, 16:27   #2 (permalink)
<direction="right" behavior="
 
Gazi Eke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tar: 09-11-08
Yaşınız: 54
Mesaj Sayısı : 38
Ettiğin Teşekkür: 2
Edilen Teşekkür: 67
Standart Cevap: İnsan

Birey ve Toplumsallık


Mantık dilindeki parçalanmaz birey: “Yunanca kökü bölünmez şey anlamındaki atom sözcüğüne uygun olarak, türleri meydana getiren teklikleri dile getirir.” Mantık dilinde birey tek varlığı gösteren bir terimdir. Bu varlık somut bir bütündür ve kendiliği yok edilemeden parçala-namaz. Örneğin insan parçalanmayla insanlığını yitirir. Fakat taş parçalandığı takdirde yine taştır.
Bilgi bilim, ruhbilim ve toplumbilim açısından birey, toplumu meydana getiren insanlardan her biridir. Örneğin ruh bilimi açısından birey: “İnsan topluluklarını oluş-turan, insanların benzer yanlarını kendilerinde taşımakla birlikte kendine özgü ayrıcı özellikleri de bulunan tek canlıya verilen ad”dır.
Tek tanrılı dinlerde birey kuldur.
Diyalektik ve tarihsel materyalizme göre birey, top-lumsal ilişkilerin bütünüdür. Bireyi bu toplumsal ilişkiler belirler ve oluşturur. Fakat diyalektikte belirleyen de be-lirlenebilirdir.

Bugün liberal anlamıyla birey ve toplumsallık negatif ve pozitif liberalizmin çizdiği sınırlar içindedir ve onun ötesine de geçmemektedir. Dünyadaki bu anlayışın kay-nağını “serbest pazarın” kendisi ortaya çıkarmıştır:
• Negatif liberalizm, devletin “bireye” hiçbir müda-halesini kabul etmezken, pozitif liberalizmde, devletin gerektiği zaman belli sınırlar içinde müdahalesi olması gerektiğini söylemektedir. Burada pazara bağlı yaşayan bir toplumun bu pazarın hışmından gerektiği zaman ko-runması amacıyla bunu kabul etmektedir.
• Buradaki birey özgürlüğü, insanın insandan ay-rılması üzerine temellendirilmiş ve pazara tabii olan bir “özgürlüktür”.
• Bu “özgürlük” insandan ayrılmış olan insanın, in-sana yabancılaşmış olan insanın, liberal pazarın nesnesi olan çıkarlarıyla ilişkilidir.
• Burada birey monat olarak ele alınmıştır.
• Bireyin özgür olma hakkı tarihsel ve kültürel ege-men-sınıfın insanla arasındaki ilişki üzerine değil, insanın insandan ayrılması üzerine temellendirilmiştir.
İnsanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte insan, ilk aleti yaparak ve üretime başlayarak hem kendi kendini hem de yiyeceklerini üretmeye hem de doğayı beşerileştirmeye başlamıştır. İnsanın kendi kendini yeniden üretmesiyle birlikte hem insanın hem de doğanın toplumsallaşma süreci ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanın toplumsallaş-ması ile doğanın beşerileşmesi birlikte ortaya çıkmıştır. Kısacası bireysel ve toplumsal yaşamın doğayla ilişkisi, insan ve doğa yaşamının yeniden üretilmesi zemini üzeri-ne oturmaktadır. Üretim de bu zemine oturmuştur.
Bireysel ve toplumsal üretim, pratik ve kuramsal aklı aracılığıyla insan yaşamını yeniden üretmeye yönelik ola-rak kullanılmıştır:
• Bu yanıyla insan birey olarak hem kendi kendini, hem toplumsal olan insanı ve hem de doğanın toplumsal-laşmasını yeniden ürettiği için kendisi de bir toplumsal değerdir.
• Ayrıca insanın, diğer insanlarla birlikte toplumsal üretime katkısından dolayı yaratılan toplumsal değerde hakkı vardır.
• İlkinde değer birey bazında ikincisinde ise top-lumsal bazdadır.
Sınıfların bulunmadığı bir toplumsal yapıda, üretim, insana ve doğaya bağlı bir yaşam tarzına dayalı olarak sürdürülüyordu. Sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte üre-timin öz ve biçimi değiştirilmiştir. Egemen sınıfların orta-ya koyduğu “yeni üretim” ve “üretim biçimi” insan ve do-ğaya öncelikli bir hal almıştır. Toplumsal yapılar da bu tarihsel biçim üzerine oturmaktadır.
Sınıflı toplum üretim biçimlerinde insanın hem kendi kendini üreterek bireysel bir değer hem de toplumsal bir değer oluşturması ile başkaları için emek karşılığı bir top-lumsal değer üretmesi arasında bir ayrım yapılmıştır. Daha açıkça söylemek gerekirse insanın sosyal dürtüleriy-le fiziksel dürtülerini birbirinden ayıran toplumsal bir sistem gerekiyordu. Bu ayrımı Adem ve Havva olayında da görmekteyiz. Tek tanrılı dinlerde de Adem’le ilgili çeşitli şeyler anlatılır. İslam geleneklerinde Adem’in yaradılışı ve cennetten kovulması şöyle anlatılmaktadır:
“Allah, Cebrail, Mikail, Azrail, İsrafil adlı melekle-rine bir bir, yedi kat yerden yedi avuç toprak getirme-lerini emretti. Fakat yer yuvarlaklığı bu toprağı ver-meğe razı olmadı. Azrail toprağı zorla aldı. Allah bu toprak üzerine günlerce yağmur yağdırdı, onu yumu-şattı. Melekler yoğurdu ve Allah şekillendirdi. Adem, seksen yıl şekilsiz, toprak olarak beklemişti, yüz yirmi yıl da ruhsuz durdu. Şekil ve ruh kazandıktan sonra meleklere, Adem’e secde etmeleri emredildi. Hepsinin kabul ettiği bu emri yalnız İblis (Şeytan) dinlemedi. Bu itaatsizlik yüzünden de Cennetten kovuldu. Ama hadi-se, aynı zamanda Adem’in kaderine tesir etti. Cennet-teki ağaçlarda birinin meyvesini yemek Adem ve Hav-va’ya men edilmişti. Bu, iyiyi kötüden ayırmada ölçü olan ağaçlardan, elma ağacıydı. Cennetten kovulma-sının acısını unutamayan iblis, yılanla anlaştı; yılan Adem ile Havva’yı yasak meyveyi yemeğe kandırdı. Bu yüzden onlar gazaba uğradılar ve iblis gibi cennetten kovuldular.”

Adem, dini açıdan, tanrının emirlerine karşı geldiği için cennetten atılmıştır.
Hâlbuki burada insanın sosyal dürtüleriyle fiziksel dürtülerini birbirinden ayırmaya yönelik bir toplumsal sistemin yaptırımı vardır.
Özellikle insanın fiziksel dürtüleri kendi kontrolünden alınarak köleci üretim tarzının toplumsal denetimine açık hale getirilmiştir. İnsan ilişkileri köleci bir toplumsal ya-pıya bu zeminde uydurulmuştur.
Dolayısıyla insanın bireysel ve toplumsal değeri ile insanın emek karşılığı ürettiği toplumsal değer birbirin-den ayrıştırılarak, üretim, insanın uzam ve zamanından kopartılmıştır.
Emek de üretime bağlı hale getirilerek insan; köleci, feodal ve kapitalist sömürü sitemlerinin uzam ve zamanı-na bağlı bir nesne haline getirilmiştir. Bu tarihsel üretim biçimleri bu yüzden bir sınıfsal kültürel-egemenlik ve sömürü biçimidir.
Kapitalist üretim biçimi bu iki zemin üzerine otur-maktadır. Dolayısıyla kapitalizmde hem bu üretim biçim-lerinden kaynaklanan tarihsel-kültürel egemen sınıf sö-mürüsü, hem de iktisadi sömürü vardır.
Genellikle doğal işbölümüyle birlikte cinsiyet ve çocuk ayrımına dayalı olarak insanın bölünmesi erkek-sınıfın “tarihsel-kültürel ve toplumsal egemenlik” biçimini ortaya çıkartmıştır. Böylelikle bireysel ve toplumsal olan insan uzam ve zamandan kopartılarak “yeni bir toplumsallık ve birey” tasarımı ortaya çıkmıştır. Bu tasarım üzerine otu-ran “yeni toplum biçimi” kölecilik olmuştur:
Mezopotamya’da, Babil’de demirin ortaya çıkmasıyla birlikte bir kullanım değeri olarak ataerkil köleliğin yerini, kölenin bir değişim değeri olduğu taşınabilir kölelik alır. Atina da “Kleisthenes devrimi”nde de benzer şeyler yaşanır. Roma’da da ataerkil egemen erkek-sınıf zemini üzerinde oturan kadın ve çocuk ayrımına dayalı siyasal-toplumsal bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buradaki “birey” yani erkek olan, “patria potestas” egemenliği altındadır:
• Erkek aile üyesidir.
• Erkek, aile olana kadar bu egemenliğin altındadır. Aile olunca bağımsızlığını kazanır.
• Erkek çocuklar bağımsızlığı kazanana kadar alınıp satılabilir veya öldürülebilir.
• Burada birey erkek, aile reisidir.
• Fakat kadının hiçbir zaman böyle bir toplumsal durumu yoktur. Kadın alınıp satılabilir ve öldürülebilir. Bireysel ve toplumsal yaşamı fiili olarak köledir.
• Burada aile, sosyal bir ailedir. Kan bağına dayan-maz.
• Yerlilerle yabancılar birbirine karışınca kan bağına dayalı aileler de oluşmuştur.
• Burada aile babası bireydir.
• Aile ilişkilerinin dışında ayrıca asıl köleler vardır.
• Bu toplum biçiminde toprak ve insan, sadece üretim girdisidirler:
• Bu toplum biçiminde toprak ve köle mülk-tür. İkisi de üretim aracıdır. Köle üretici güçtür. Kö-leler efendisine siyasal olarak bağımlıdır.
• Böylelikle insan üretimin öznesi duru-mundan çıkartılmış yani üretimin nesnesi haline ge-tirilmiştir.
• Bu durum insan üzerinde tarihsel ve kültürel bir toplumsal egemenlik biçimi olarak şekillenmiştir.
• Aslında insan, toplumsal olarak sömürgeleştiril-miştir.

Feodalizmde kölelerin serfleşmesiyle birlikte köle, te-baa olmuştur. Burada da Feodal Beyler mahalli tüketim için topraklar üzerinde sınırsız mülkiyete sahipti. Bununla birlikte serfler üzerinde sınırlı mülkiyetleri vardı. Yine de köleler toprakla birlikte alınıp satılabiliyordu. Fakat feodal beylerin öldürme ve ilk gece hakları vardı. Örne-ğin: Her evlenen kadının ilk gecesi toprak beyinin hakkı-dır. Burada da toprak ve insan, sadece üretim girdi-sidirler.
Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi tek tanrılı “ki-taplı dinler” insana önceden belirlenmiş ve sınırlanmış bir değer koymakta ve belli bir yaşama biçimi sunmaktadır
İslam’da birey kuldur . Özellikle devşirmeci Emevi-Sünniliği insanı köleciliğin akılsız bir kulu haline getir-miştir:
“Bu dinler açısından bakıldığında, demek oluyor ki, din, ferdi ve içtimai yanı bulunan, fikir ve tatbikat açısından sistemleşmiş olan, inananlara bir yaşama tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü etrafında toplayan bir kurumdur.”

Kapitalizmle birlikte birey, pazarın talebine göre şe-killenen bir nesne konumundadır. Toplumsallık pazarın arz ve talebi çerçevesindedir. Burada da toprak ve in-san, sadece üretim girdisidirler.
Bu üç üretim biçiminde de üretim, insan ve doğa, uzam ve zamandan kopartılmış bir toplumsal özellik gös-termektedir. Dolayısıyla köleci, feodal ve kapitalist üretim biçimlerinin hepsinde “birey ve toplumsallık” bu yerinden çıkartılmışlık içinde, tarihsel-toplumsal ve egemen-kültürel bir yapı niteliği gösterir.
Sömürücü üretim biçimleri aynı zamanda birer top-lumsal egemenlik biçimidir. Bu yönüyle birey ve toplum-sallık bu iki zeminde de birey ve toplumsallığının redde-dilmesi üzerine oturmaktadır:
• Birey dedikleri şey ilk olarak üretime bağlıdır.
• Aynı zamanda birey pazarda insanların alacağı şeylerin yer ve uzantısına bağlı olarak arz ve talep tarafın-dan belirlenmiş nesneye (pazara arz edilen ve talep edilen şeyler) bağlı bir “insandır”.
• Bu pazarın nesnesi olan “insan” da doğal olarak arz ve talebin kendisi tarafından belirlenmektedir.
• Böylece “insan” tüm bireysel ve toplumsal değer-lerinden sıyrılarak bir nesne haline getirilmiştir.
• İnsan için iyi-kötü ve güzel-çirkin ne varsa hepsi bir ve aynı konuma getirilerek, toplumsal ilişkiler, insan olmayan bir biçim altında işletilerek insanlar sömürgeci-pazarın modern-köleleri haline getirilmektedir.
• Pazarda alış-veriş yapan “insan” dedikleri şeyin aslında alınıp satılabilir bir değeri bile yoktur.
• “İnsan” meta haline getirildiği bir toplumsal ilişki-ler sisteminin sadece bir parçasını oluşturulmaktadır.
• Sınıflı toplum biçimleri içinde değişen şey asıl ola-rak toplum biçimlerinin kendi uzam ve zamanına bağlı formasyonları içindeki değişikliklerdir:
• Değişen bu “birey ve toplumsallık” ilişkile-ri egemenlerin kendi ihtiyaçları tarafından tayin edilen biçimsel değişikliklerdir.
• Bu biçimler kendi içinde tarihsel sınırlılığı yeniden üretir.
• Öz ve biçim olarak, insanın önceliğine da-yanan bir üretimin reddedilmesi üzerine oturur.
• İnsanlık çeşitli toplum biçimlerinden ve onun egemen kültürü tarafından şekillendirilmiş ve sınırlandırılmış çeşitli toplumsal ilişkilerinden geçe-rek bugünkü halini almıştır. Bugüne kadar gelen toplum biçimleri içindeki “insanlığın” toplumsal ilişkilerinde öz ve biçim olarak değişen bir şey ol-mamıştır. Sadece şekil olarak değişen bir şeyler var-dır.
• Cinsiyet ve yaş ayrımı zemininde ortaya çıkan “in-sana” ırk ve ulus ayrımı da eklenerek tarihsel-kültürel egemenlik ve sömürü biçimleri bireysel ve toplumsal iliş-kiler biçiminde hâlâ devam ettirilmektedir. Tüm bunlar toplumsal sınıf ve tabakalara yedirilerek içselleştirilmek-tedir.
• “Birey ve toplumsal insan” da bu sınırlandırılmış ve önceden tayin edilmiş tasarımlamanın içinde yer al-maktadır. Bu yüzden birey ve toplumsallığın da yeniden tasarlanması gerekmektedir. Bu idealleştirme tarihsel egemen kültür zemininde ve içi boşaltılmış birey ve top-lumsallık bazı üzerinden asla olamaz.
• Egemenlik ve sömürü “birey ve toplumsal” bazda bugüne kadar getirilmiştir. Bugünkü “birey ve toplumsal-lık” dolaylıdır, nesnedir.
• Bugünkü politik ve iktisadi durum tüm insanlığın üzerindeki sınıfsal-kültürel bir egemenlik biçimidir. Bu biçimlerle tarihsel bir hesaplaşmanın zorunluluğu ortaya çıkıyor.
• Tüm dünyada bu biçimde bir toplusal yapılanma ve yaşam biçimi vardır, fakat bu “egemen tarih olan kül-türle” ve “bu biçime karşı oluşmuş” yaşayan toplumsal kültürler hâlâ iç içe ve birlikte yaşamaktadırlar. Bu farklı iki kültür dünyanın her tarafında vardır.
• Sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte üretim, insan ve doğaya tabi olmaktan çıkmıştır. Üretim insan yaşamına bağlı olan yer ve uzamından kopartılarak, sömürücü sınıfların önceliğine bağlı bir toplumsal ihtiyaç durumuna getirilmiştir. Bu durum bireysel, toplumsal insan ve doğa yaşamının toptan nesneleştirildiği bir tarih başlangı-cını ifade etmektedir.
• Bu başlangıç, köleci, feodal ve kapitalist üretim bi-çiminin sürdürülebilmesi için bir toplumsal yaşam biçimi haline getirilmiştir. Birey ve toplumsallık bu sınırlandı-rılmışlık (köleci, feodal ve kapitalist toplum biçimi) içinde “değişerek” "yeni bir zaman ve uzam boyutunda" devam etmektedir.
• Gerçek özne olması gereken tikel birey, tarihsel egemenlik ve sömürünün uzam ve zamanına bağlı olarak sonradan giydirilmiş ve sınırlandırılmış bir elbise değildir.
• Birey, tarihsel olarak toplumsal-giydirilmişlik kar-şısında bağımsız olarak durabilen bir varlık olduğu ölçüde toplumsal olarak özgür insandır.
Gazi Eke isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Gazi Eke Üyemize teşekkür eden canlar
Alt 25-02-10, 01:16   #3 (permalink)
 
Özgürce - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tar: 14-06-09
Mesaj Sayısı : 231
Ettiğin Teşekkür: 791
Edilen Teşekkür: 768
Standart Cevap: İnsan

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet sisteminin, onu karumaya yönelik devletin ve kolluk kuvveti şiddet aygıtının eş zamanlı olarak tarih sahnesine çıkışı ile insanın, insanlığın geçirdiği tarihsel evrelere; bu süreçlerde insanın kendisine nasıl yabancılaştığına; toplumun yanlış şekillenmesine temel teşkil eden yanlış düşünceye ve bu düşünceden köklü bir kopuş olmadan toplumsal sorunların insanın özüne uygun çözülemeyeceğine, dikkat çekmişsiniz.
Sayın Eke; bu türden makalelerin devamı dileğimle elinize sağlık.

Konu Özgürce tarafından (25-02-10 Saat 01:20 ) değiştirilmiştir.
Özgürce isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Mesaj Yazma Yetkiniz Var
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Toplum ve İnsan Ada Sosyoloji 0 20-12-09 13:07
Resimde İnsan Bûşasb Resim 91 21-11-09 13:42
Teknoloji Ve İnsan Gülderen Teknoloji 9 08-11-09 16:57
İnsan Nasıl İnsan Oldu? Bûşasb Felsefe 1 18-03-09 21:14
Üstün İnsan&Kutlu İnsan&İnsanı Kamil ArdaBaran Serbest Kürsü 2 03-03-09 11:32


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:28.


Telif Hakları vB v3.8.2© 2000-2010, ve Jelsoft Ent. Ltd. aittir.
Tercüme Eden : Volkan
Tüm Hakları Alevivizyon.com'e aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve değiştirilemez.
Seo by Zoints/created by
www.alevivizyon.com
Dil Seçimi - Language Selection
العربية - български - català - česky - Dansk - Deutsch - Ελληνικά - English - Español - suomi - Français - hrvatski - Indonesia - Italiano - עברית - Lietuvių - latvie�u - Nederlands - norsk - हिन्दी - Polski - Português - Română - Русский - slovenčina - sloven�čina - српски - Svenska - Filipino - українська - Tiếng Việt

firma ekle yeni oyunlar TOPlist TurkeyRank.Com - TurkeyRank-Pagerank Servisi Arama Motoru Toplist Devrimci Siteler site ekle
toplist