![]() |
| Alevilik Güncel Alevilik ve Alevilerle ilgili güncel olaylar ve haberler |
|
| ||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik Tar: 14-12-08
Yaşınız: 46
Mesaj Sayısı : 261
Ettiğin Teşekkür: 327
Edilen Teşekkür: 1.017
|
Günümüzde “Alevilik” diye adlandırılan “yol” ile Batınilik arasındaki şu veya bu şekilde bir ilişki olduğunu birçok Alevi bilir ya da sezer. Ancak Batınilik kavramını, geçerli dinin içinde, onun iç yüzünü, gizli anlamını araştıran, bilen ve temsil eden akım olarak görenler çoğunlukta. Bunların tamamen ayrı iki alan, hatta karşıt olgular olduğunu ise bilen ve kabul eden ise azdır.
Batıniliği, gerçekte bir inanç-kulluk sistemi değil, bir çeşit teolojik bilgelik çerçevesi ya da kozmik bilinç birikimi olarak tanımlamak daha doğrudur. Dinler ise tanrısal bir varlık olan insanı “kul”a dönüştüren ve “Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi” olduğunu iddia eden kişilere itaati, biatı, tabiiyyeti esas alan adeta birer siyasi ideoloji niteliği kazanarak egemenlerin “yönetim aleti” haline gelmiştir. Batıniliğin dinlerin içinde olduğu doğrudur. Ancak bu, bir dinin içinde var olan Batıni oluşumun kaynağını o dinden aldığı anlamına gelmez. Bu “içinde” oluş, bir zorunluluktan kaynaklanmıştır. Gerçekte, insanlık tarihi; binlerce yıldır; Batıniliğin, “din”lere karşı verdiği var olma savaşına sahne olagelmiştir. Toplumları “din” ile yönetenler, siyasal güçlerinin arkasına insandan ayrı, yaratan, elçi tayin eden, günah-sevap yazan, cezalandıran, ödüllendiren, itaat edilmesi gereken bir Tanrı olgusunu koyan egemenler, tamamen dogmalara, emir ve yasaklara dayalı, insanlara kulluğu ve itaati emreden dinleri birer yönetim modeli olarak kullandılar. Tanrının yer yüzündeki elçisi ya da gölgesi (Zıllullahulfilarz) olduğu iddiasıyla toplumlara din ile hükmedenler, “Enel Hak” sözünde kendini bulan Tanrı-insan özdeşliğini savunan Batıni toplulukları, sürekli takip etti, kıyımlara uğrattı, asimilasyona zorladı. Bu direniş ya da kaçış günümüzde de sürüyor. Ancak yüzyıllar boyunca baskı ve zulüme karşı takıyye, saklanma, gizlenme gereksinimi duyan Batıni topluluklar, “kardeşlik örgütleri” şeklindeki yapılanmalar yoluyla, öğretiyi “sır” olarak saklayıp gelecek kuşaklara aktardılar. Ancak, bu sırra ermek için önce inisiye olmak (yola girmek), sonra da belli tekamül aşamalarını geçmek gerekiyordu. Sır, tekamül etmemiş kişilere verilmediği gibi, kendini kuşatan egemen zihniyetin hışmından kaçınmak için öğreti şifre ve kodlarla, çoğu zaman da içinde yer alınan dinsel yapının terimleriyle aktarılıyordu. Zamanla sırrı bilen ustalar (pir, mürşit) azaldı, özgün yapılar dağıldı, yol mensupları tekamül olanağından yoksun kaldı. Bunun sonucunda sadece dış ambalaj esas alınmaya başlandı. Batıni yol mensupları günümüzdeki kafa karışıklığı, kendine yabancılaşma süreci yaşıyor, kadim yollarının ritüellerini (ör.cemler) sürdürürken bile taşıdıkları mirasın özünü kavrayamama, sadece taşıyıcı olma konumuna düşebiliyor. Bu görüşleri daha anlaşılır kılmak için önce; insanlıkla yaşıt olan, ancak şu an sahip olduğumuz bilgilere göre en eski uygarlık kabul edilen (bazılarının ise etmediği) Mu’ya kadar izini sürebildiğimiz, Batıniliğin tanımını yapmaya çalışalım ve tarih içinde değişik coğrafyalardaki var oluş formlarını kısaca gözden geçirelim. Ancak konusu tıpkı dinler gibi metafizik alan olan Batıniliği, günümüzde geçerli olan dini terminolojiyle değil, kendi terminolojisiyle anlamak ve anlatmak gerekiyor. Tanrı yaradan değil, var olandır Belki de ne olduğunun yanı sıra ne olmadığını söyleyerek, ya da dinlerle karşılaştırarak anlatmak yararlı olabilir. O zaman en temel kavram olan Tanrı olgusuna bakalım. Tek tanrılı dinlerde yaradan-yaradılan ikilemi, Tanrı-kul ilişkisi varken Batınilikte Tanrı-insan-evren özdeşliği vardır. Var olan herşey Tanrıdan südur etmiş ve onunla özdeştir. Evren ve Tanrı birdir. “Tanrı yaradan değil, var olandır ve evrenin toplamıdır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, makrokozmosda da mikrokozmosda da bulunur. Tanrısal nurun bir cüzü olan ruh hiçbir zaman ölmez; tek amacı ayrıldığı ana kaynağa, yani Tanrıya dönmektir. Bunun da tek yolu, evrensel bir yasa olan evrim, yani tekamüldür. Aslolan ruh ve ruhun tekamülüdür. Madde onun kullanıp attığı, bir üst düzeye geçme aracı ve zaman içindeki var oluşunun ifadesidir. Tanrısal fışkırmanın (südur) sonucunda başlayan ve ancak ona dönüşle son bulacak olan yaşamda insan, Tanrısal var oluşun bilinen en üst düzeydeki ifadesidir. Ruh-can-beden üçlüsünü barındıran insan mikrokozmosdur. Mikrokozmos, baba-ana ve oğul veya, öz-cevher ve hayatı kapsayan makrokozmosun, yani Tanrının özdeşidir” (1) Ruhun tekamülünü, yani çıktığı ana kaynağa dönmesini sağlayan evrensel yasa, yeniden doğuş yasasıdır. En alt düzeydeki var oluşun ifadesi olan cansız varlıklardan, en üst düzeydeki “insanı kamil”e kadar ruhun ulaşmasını sağlayan yeniden doğuş zinciri ancak ruhun mükemmelliğe ulaşması ve Tanrıya dönmesiyle kırılabilir. Evren, Tanrı ile özdeş olduğu ve Tanrıdan başka hiçbir var oluş bulunmadığı için, iyilik ve kötülük kavramları da Tanrının ifadeleridir. Ancak, aslolan sevgidir, iyiliktir. İnsan, iyi ve kötünün savaştığı alandır. Evrenin tümü sevgi üzerine kurulu olduğu için, ancak insanı kamil olanın ruhu, Tanrı ile bütünleşebilir. Yaşamı boyunca iyi olmayanlar bulundukları düzeyde yeniden doğarlar. Kötü davrananlar ise, yeniden doğuş yasası uyarınca, tekamülün insandan bir önceki aşaması olan hayvansal varlığa geri döner. Beden ölür, ruh ölmez. Ölenin canı sağdır. Ruh don (beden-giysi) değiştirir. Kişi, insanı kamil (adam kadmon) olana kadar sürekli yeniden bedenlenir. Bu sürece devriye çemberi denir. “Tanrısal fışkırmanın, veya bilimsel deyimiyle büyük patlamanın (Big Bang) neticesinde cansızlar alemi meydana gelmiştir. Evrenin fizik kuralları içerisinde zaman içinde güneş sistemleri oluşmuş ve en azından bir gezegende, bizim dünyamızda, yaşamın ortaya çıkması için gerekli koşullar bir araya gelmiştir. Bu, başka sistemlerde başka yaşam tarzlarının olmadığı anlamına gelmez. Zaten, Tanrısal püskürmenin yegane hedefinin sadece insanoğlunu meydana getirmek olduğunu iddia etmek, sadece insana has benciliğin bir göstergesi olur. Bilim adamları da bugün, milyonlarca başka gezegende daha, başka canlıların bulunabileceklerini en azından teorik olarak kabul etmektedirler. Ancak bugünkü teknolojimiz bu teoriyi doğrulamaya henüz yeterli değildir. Bu nedenle, ruhun Tanrısal Nura ulaşmasındaki son durağı Kamil İnsan mıdır? yoksa başka bir yerde daha üstün nitelikli ve Tanrıya daha yakın başka varlıklar bulunmakta mıdır? Bilemiyoruz. Zaten, böyle varlıklar var ise, Kamil İnsanın bunlardan biri halinde yeniden doğması doğaldır.”( 2) Batınilikte temel hedef kamil insanlar yetiştirmektir. Bu ise, ancak üst düzeyde bir öğretiyi algılayabilecek, seçilmiş insanların eğitilmesiyle mümkündür. İşte bu kamil insanları yetiştirmek için binlerce yıldan bu yana çeşitli örgütler kurulmuş, bu kardeşlik birliklerince korunarak kuşaklar boyu emin ellere devredilen bir sırlar sistemi oluşturulmuştur. Öğreti, ancak belli bir inisiasyon sürecinden geçmiş küçük azınlıklar eliyle bugüne ulaştırılırken, dinlerin şeriatına uymaya koşullandırılmış geniş kitleler, hatta bazen de günümüz Alevileri gibi öğretiye adeta tam farkında olmadan taşıyıcılık yapanlar bundan bihaber kalabilmiştir. Sırların semboller diliyle son derece iyi saklaması da bozulmadan günümüze gelmesini sağlamıştır. Batıniliği sembollerin diliyle sonraki kuşaklara aktaran ilk kardeşlik örgütü mevcut bilgilere göre "Naacal Kardeşliği”dir. Bu, insanlığın ilk bilinen büyük uygarlığının beşiği olan ve günümüzden 12 bin yıl önce sulara gömülen Pasifikteki "Mu" kıtasında kurulmuş bulunan yönetici pirler örgütüdür. (3) Yine eldeki bulgulara göre yıkılan Mu uygarlığında gelişen Batınilik, bu uygarlığın kolonisi olan Mısır’a geçti. İşte Batınilikle, birer dünyevi kurum olan dinlerin savaşı da burada başladı. Eski Mısır’ı yöneten firavunlar, Tanrı-insan özdeşliğinin yerine, kendilerinin Tanrısallığı iddiasını yaydılar. Hanedanlar, insanın Tanrının cüzü olduğunu esas alan, bir bilinç birikimi, var oluşu kavrama, idrak etmeye dayalı bir bilgelik olan Batıniliğin yerine, halkın tamamen kendilerine tabi olmasını sağlayacak dogmalara, emir ve yasaklara dayalı, dünyevi birer inanç kurumu ve aynı zamanda ideoloji olan dini geçirdiler. Eski Mısır’da egemen kesimce merkezden çevreye itelenen Batınilik, Arapların İdris Peygamber diye bildiği Hermes (Simgesi Turna kuşu) tarafından yeniden diriltildi. Eski Yunan’da bu doktrinin adı panteizm oldu. Ancak Batıni damar kurumadı. Museviliğin kurucu kabul edilen Hz. Musa, gerçekte Batıni yolu yeniden canlandıran bir Osiris rahibidir. Bunun yaşam alanı olarak da İbrani kavimleriyle birlikte yerleştikleri yeni toprakları seçti. Ancak Musa’dan sonra yol yeniden bozuldu, deyim yerindeyse “dinleşti”. Musa öldükten sonra onun adına oluşturulan dünyevi kuruma Musevilik dendi, ancak bu O’nun Batıni yolu değil, gerçekte daha çok dünyevi alanı düzenleyen bir din idi. Musa’dan yüzyıllar sonra yolu yeniden dirilten kişi Yahudi toplumu içinde Batıni damarı sürdüren bir kardeşler birliği olan Esseniler’den çıktı. Bu kişinin adı İsa idi. O, sadece dünyevileşen, dinleşen, Batıniliği yeniden canlandırmak için çalıştı ve bunu başardı da. Ancak o öldükten sonra Tarsuslu Paulus, O’nun adına, zamanla tüm dünyaya yayılacak ve hükümranların, egemenlerin iktidarlarının meşruluk dayanağı, yönetim aracı haline gelecek günümüzdeki Hıristiyanlık dininin temellerini attı. Oysa gerçekte bir Batıni eren olan İsa bir din kurmamış, kilise açmamış, ruhban sınıfı oluşturmamıştı. Hz. Muhammed, 7. yüzyılda Arap yarımadasında yönetme hakkı ve gücünü Allah’a (El İlah) dayandırdığı kendi siyasal iktidarını kurduktan sonra, İslam orduları kısa süre içinde bu dini kılıç zoruyla dört bir yana yaydı. İslam orduları Mısır’ı ele geçirdiklerinde, Batıniliğin sürekçileri olarak karşısında İskenderiye okulu ve filozoflarını gördü. Öldürülmektense İslam’ı kabul eden bu filozoflar Batıni düşünceyi, İslami örtü altında devam ettirdiler. Bundan tasavvuf doğdu. Kuşkusuz İslamiyet öncesi ve sonrasında Arap topraklarında da Batıni topluluklar vardı. İslamiyetten önce Araplar’ın hepsi de klasik deyimle “puta” tapmıyordu. Bölgenin en güçlü inancı olan Sabiilik, Batıni bir öğretiye dayanıyordu. Tıpkı Mu’da olduğu gibi Sabiiler’de de mutlak varlığı, nuru simgeleyen güneş kutsaldı ve Sabiiler günde beş vakit güneşe “rüku” ederek saygılarını bildirirlerdi. Muhammed’in çevresinde de Batıni inisiyeler vardı. Kuran öğretisinde de Batıni unsurlar yer aldı. Ancak İslamiyet, bir yönetim aracına dönüştüğü Mekke merkezli devletin kuruluşundan sonra bu niteliğinden uzaklaşarak, dünyevileşti, özellikle Emevi hanedanıyla birlikte tamamen farklı bir nitelik kazandı. 8. yüzyılda Doğu Anadolu kapılarına dayanan İslam orduları, ağırlıkla o tarihte Bizans sınırları içindeki Dersim, Sivas, Malatya, Divriği, Arguvan bölgeleri ve Toroslar’da yaşamını sürdüren, dışta Hıristiyan gözükmekle birlikte bu dinin hiçbir kuralına uymayan, kadınlı erkekli cem yapan ve bu yüzden de haklarında “mum söndü” iftiraları atılan, yüzyıllardır Bizans yönetimince ağır kıyımlara, katliamlara uğratılan Batıni yol takipçisi Paulikien (Pavlakiler) halkıyla karşılaştı. Bu halk, kendisini yüzyıllardır katleden Bizans’a karşı İslam ordularıyla ittifak yaptı, hatta İslam tabiyetini kabul etti, ancak kendi Batıni yolundan ayrılmayıp inanç ve ritüellerini sürdürdü. Arapların Malatya emiri ile işbirliği yapan Pavlaki savaşçı pirleri Carbeas, Bizanslılarla savaşırken öldüğü bugünkü Ankara’daki Hüseyin Gazi türbesinde, Chrysocheir de Eskişehir yakınlarındaki Battal Gazi türbesinde yatan kişilerdir. Bundan yaklaşık 300 yıl sonra Anadolu’ya kitlesel olarak göç edecek olan Türkler Anadolu’daki mensuplarına bugün Aleviler denilen Batıniliği geldikleri bu topraklarda canlı biçimde yaşıyor buldular. Bu yolu Türkler Orta Asya’dan getirmediği gibi, bu yol Şamanizm’in ya da diğer eski Türk inançlarının devamı değildir. Ancak Türkler’in bir bölümünün Anadolu’ya gelişinde durak noktası olan Horasan bölgesi de Batıni öğretinin yaşandığı önemli bir merkezdir. Ayrıca Khuzistan da önemli Batıni merkezler arasında sayılabilir. Anadolu’ya gelmeden önce İsmaililer’le tanışan bazı Türkmen topulukları, Batınilik dairesine girmişlerdi zaten. Bugün İran topraklarının bir bölümünü oluşturan Daylem ülkesi halkı da Batıni inançlı bir topluluktu. Bu bölgeden Anadolu’ya önemli göçler yaşandı. Farklı etnik kökenlerden olan, bir kısmı yerli bir kısmı göçle gelen bu Batıni topluluklar Anadolu’da karışıp kaynaştı, bugünün Alevi toplumunu oluşturdu. Sınırları doğuda Çin’e, batıda İspanya’ya kadar genişleyen İslam ülkesinde Abbasiler’in iktidarı kan dökücü Emeviler’den çekip alması da bölgedeki Batıni halkların sayesinde olmuş, saltanat tacını altın tepsi içinde Abbasiler’e sunan Horasanlı önder Eba Müslim, yine bunlar tarafından nankörce ve kalleşçe öldürülmüştür. Abbasiler gibi, İslam hilafetini onlardan devralan Selçuklu devleti de katı İslam şeriatını devlet modeli ve siyasi ideoloji olarak uygularken, toprakları üzerinde yaşayan Batıni halkları ağır katliam ve kıyımlara uğratmaya devam ettiler. Anadolu Batınilerinin, bu zihniyete ve ağır vergilere, sömürüye dayalı sosyo ekonomik koşullara karşı, Baba İlyas’ın onursal liderliğinde başlattıkları Babalı (Babai) kıyamı ise parayla tutulan Frenk askerleri marifetiyle 1240’ta Malya ovasında yediden yetmişe halkın kılıçtan geçirilmesiyle oldukça kanlı biçimde bastırıldı. Anadolu Batınilerinin bundan sonraki yeniden diriliş, toparlanış evresi, hem Horasan hem de Rum'daki (Anadolu) Batıni erenlerinin “Pir” kabul ettiği Hâce Bektaş ile başlayan dönemdir. Ancak bunu özellikle 16. yüzyılda topraklarını genişletmek isteyen Safevi hükümdarı Şah İsmail’in stratejisiyle, Anadolu Batınilerine bir çeşit heterodoks İslam olan “Alillahi” karakterli Safevi Şiiliği giysisi giydirilerek günümüz Alevilik formatının temellerinin atıldığı evre izleyecektir. Safevi yayılmacılığına karşı Osmanlı da boş durmadı; o günkü Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturan bu halkı denetimi altında tutmak için, Balım Sultan’a görev verip, Hünkar Hace Bektaş’a dayandırılan bir tarikat kurdurttu. Oysa, bir Batıni eren olan Hünkar, gerçekte bir tarikat kurmamıştır. Alevi ocaklarının bir bölümü Erdebil (Safevi) tekkesine bağlanırken, önemli bölümü de bir Osmanlı kurumlaşması olan Bektaşi dergahına bağlandı. Nakibüleşraflar marifetiyle düzenlenen secerelerle yeni ocaklar ihdas edildi, bunlara çerağ akçeleri dağıtıldı, Alevi köyleri paylaştırıldı. Son beş yüz yılda yaşanan ciddi değişim-başkalaşım sürecine rağmen Batıni özünü koruyan Aleviliğin, kendi özgün inanç ve eğitim kurumlarının yok olması nedeniyle, son dönemde duruşunu yitirmeye başladığı görülüyor. Bugünler, Aleviler için yeni “elbise” biçilme sürecidir. Buna karşı en büyük silah ise “bilmek”tir. Naki Bakır 1 – Gener Cihangir, Batıni Doktrinler Tarihi, Ankara, 1993. 2 – a.g.e. 2 - Churchward James, The Children of MU (MU'nun Çocukları), Londra 1931. |
|
|
|
| Naki Üyemize teşekkür eden: 5 Can | Ali karul (18-12-08), asuman bakır (07-06-10), Genç19 (18-12-08), Kul Seyyid (19-12-08), Yasak Elma (18-12-08) |
|
|
#2 (permalink) | |
![]() Üyelik Tar: 12-12-08
Yaşınız: 27
Mesaj Sayısı : 2
Ettiğin Teşekkür: 118
Edilen Teşekkür:
|
Alıntı:
Sayın Naki Musanın El yazmaları bıraktıgını biliyoruz ,bu el yazmalarının da sembol dilinde yazıldıgın biliyoruz (mısır ölü dili)acaba sorun bu sembolleri okuyamayıp yanlış çevirilerdenmi kaynaklanıyor? Yoksa art niyetli bir durummu var ortada?bir iktidar savaşımıdır bu çarpıtılan yeni din ? |
|
|
|
|
| Hypatia Üyemize teşekkür eden: 4 Can |
|
|
#3 (permalink) | |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik Tar: 14-12-08
Yaşınız: 46
Mesaj Sayısı : 261
Ettiğin Teşekkür: 327
Edilen Teşekkür: 1.017
|
Alıntı:
Birçok araştırmacı, Musa'nın yazmalarının İbranî'ye yanlış çevirildiği, bu yüzden öğretinin özünden saptırıldığı görüşünde. |
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| alevilik, alevilik ve batınilik, batınilik, safevi |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Mezopotamya’nın kadim halkı: Süryaniler | Ali karul | Anadolu Halkları | 7 | 23-05-09 12:26 |
| Aleviliğin gizli tarihi,aleviliğin kökenleri,inanç temelleri üzerine kapsamlı,tartışı | komünar_işci | Erdoğan Çınar | 2 | 06-05-09 19:37 |
| Alevîliğin Özü Üzerine (1) | Kul Seyyid | Alevi Araştırmaları | 0 | 30-01-09 16:32 |
| Aleviliğin kök saldığı Anadolu'nun kültürel-inançsal evrimi | Naki | Alevilik Güncel | 3 | 26-01-09 01:02 |
| aleviliğin öğretilmesinin yolunu açabiliriz dedi! | Dem Vakti | Alevilik Güncel | 0 | 03-12-08 23:41 |
| Dil Seçimi - Language Selection |
|
|
yeni oyunlar